28 Şubat 2015 Cumartesi

kilisenin kadını


15 Ağustos

Babamın yönü köye. Öğleye (namaza )yetişebilir miyim diyor bana. � yetişebilirsin � diye yüreklendiriyorum onu. �Yetişebilirsin babacığım diye ekliyorum sonra.�
Bir bayırdan ineceğiz.

�Sen buradan inemezsin' diye şakaca takılıyorum ona.

�İnebilirim, ben zayıfım', diyor babam.

Minnet/rica verdiğimi avuçlarında sıkıyor. �Anneme selam söyle !' diyorum ona.

AKŞAM 

Hafızası yerinde, sıhhati yerinde olsa da, 73 yaşın verdiği bir burukluk gözlemek mümkündür iyice bakınca yüzüne. Elleri de dahil bir titremenin olmadığına eminim. Belindeki hafif büküklük zayıf ve uzun boylu babamı oldukça küçültüyor. (Küçük gösteriyor).

GECE

Ondan ayrılırken, ben; �emrin var mı?' demiş, �asıl senin bir diyeceğin var mı?' cevabımı almıştım.

�Var' demeliydim. Demedim. O an için düşünemedim. Onunla köye gitmeliydim. Gece köyde kalmalı, onun anlatacaklarından bir/kaç öykü temeli oluşturmalıydım.

Meryıl , öykümü ona borçluyum. Babam anlatmıştı. En sevdiğim öykülerden biri Meryıl.

Kilisenin çocuğu, ilerleyen yıllarda genç kızı ve kilisenin kadını Meryıl . Doğal bir öykü. Sıradışı. Duyduğuma göre Döngele'de dört kilise varmış. Bunları babamdan öğrendim. Ben birini bilirdim. (Bir olarak biliyordum). Hiç olmazsa kalanlarını da öğrenebilirdim babamdan.

Geceleri gördüklerim kabus mu, al basması mı? Nasıl dayanılır gördüklerime?
Canım babam, seni yedi yılın sonunda görmez biri olarak telakki ediyorum. Karşımda sen, gözlerimde yaş yani kararan dünya.

-

günlük, büyük BOLU depreminin
bir gün öncesi (15 Ağustos 1997) 

BAŞKONUŞ'ta geçer

-

 

İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 1



26 Haziran, cuma

Akşam

İstanbul’a gitmek için otobüsle yola çıkıyorum. Bayanım, benden 1 gün sonra çıkacak ve uçakla gelecek, oğlumun evinde buluşacağız.

*

27 Haziran, cumartesi

Kuşluk

15 saat süren otobüs yolculuğundan sonra İstanbul’dayım.

Oğlum beni karşılıyor.

Ona, "beni bırak, anneni karşıla. " diyorum.
Diyorum ama hanımım, hava limanında bir arkadaşımın karısıyla tanışıyor. Hanımımı eve yakın bir yere bırakıyorlar.

*

ÜSKÜDAR

Bir kahvehaneye oturuyorum.

İnsanlar önümdeki kaldırımdan geçiyorlar, sonra masalara oturuyor, kimi gazetesini okuyor, kimi simidini yiyor, kimi de çok yakında olduğu halde görünmeyen denize bakıp düşünüyor.

Velhasıl aşinası olmadığım insanlar.

Çınaraltında biri dikkatimi çekti.

Elindeki kitabı okuyor, bazen duruyor kitabın boş yerlerine notlar alıyordu. İyi biliyorum ki aldığı notlar boşuna değildi. İş olsun cinsinden yapmıyordu bunları.

İşte bir yazar, diye düşündüm. İşte bu orta yaşlı adam acı taşımaz gibi geliyor bana. Mutsuzluğu yok edilemeyen biri.

Bilmiyorum neden bu kanıya vardım? Bu zamanda acı taşımayan birini bulmak olası mı? Bir çay daha içmem gerekiyor. İşte böyle düşündüm. Kalkıyorum. İnsanlar geçiyor çevremden. Nereye gideceğimi biliyor muyum? Acaba hangi yöne gitsem?

*

ÖĞLEYE DOĞRU

Artık evdeyiz.

Hanımım, hava limanında teyzesinin kızı Helana ile karşılaşmış. Yanında torunu varmış. Çocuk 1.5 / 2 yaşlarındaymış. Annesini kaybeden çocuk fena şekilde huysuzluk yapıyormuş. Helana, zaman zaman sinir krizi geçirirmiş. İstanbul’daki varlıklı ablası, “Yanımıza gel, istediğin kadar bizimle kalırsın, dinlenirsin, üzerinde oluşan stresi atarsın. Yazlıktayız. Tatil yaparsın. Senin torunun H. Can, benim torunumla oynarlar.” demiş Helana’ya. Yani bunları Çavuş abi'min karısı demiş. Asıl adı Yunus olsa da biz ona çocukluğumuzda böyle hitap ederdik. Birlikte öğrencilik yaptık yine bu sıfatı kullandık onu çağırdığımızda. Ankara’da, üniversite öğrencisiyken Çavuş abim kaza geçirdi. Kazada ölenler oldu. O, hassas bir organı olan gözünden yaralandı. Hergün güzel bir şekilde gözünü temizlerdim. Demek istediğim şu: Kısa süren İstanbul günlerinde onun beni aramasını bekledim.

*

Öğleden sonra

Eve Karal isminde bir kız geliyor. Karal Kostarikalı. Orta boylu, etine dolgun. Koyu beyez ama mat olmayan badana rengine benzer aydınlık bir yüze sahip. Karal'ın ülkesi 4/5 milyon nüfusa sahipmiş. İstanbul'un 1/3 'ü kadar. Karal, Faruk'un işyerine gelmiş. Türkiye’deki şirketin uzantısı da Karal'ın ülkesinde bulunuyormuş. Kostarika'dan İstanbul'a bilgi alış verişi için gelmiş. Faruk'un bölümünde kalmış hep. İstanbul’da kalış süresince ilgilenmeye, ona İstanbul’u tanıtmaya Faruk görevliymiş.

Artık odada 4 kişiyiz. Ben, hanımım, Faruk ve Karal.

Karal için düşündüklerimizi Faruk aracılığı ile genç kıza sorduk. İstanbul’u ve insanlarını çok sevmiş. Bize ülkesinden bahsetti. Karal'a memleketten getirdiği yiyeceklerden ikram etti hanımım. Karal dolmayı ve sarmayı severek yedi. Sonra da dondurma. Karal dondurmayı çok sevdi. 2. defa istedi. Ayrılırken hanımımla birbirine sarıldılar. Uzun yıllar birlikte kalmışlar gibi ayrılıkları zor oldu.

Hanımım Karal’ı çok sevdi. Sonra Faruk’a demiş ki: “Türkiye’de bir annem olmasını isterdim.” *


İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 2


 


*
8 Haziran, pazar 

Faruk’un öncülüğünde İstanbul’un bazı yerlerini geziyoruz. Sultanahmet’ten öte Ayasofya beni büyülüyor.

Ayasofya, 918 yıl kilise olarak kalıyor. Akabinde 482 yıl da cami olarak kullanıldıktan sonra, 1935 tarihinde müze olarak dünya insanının beğenisine sunuluyor.

Ayasofya’nın girişinde ip doğruluğunda sıralanmış insanlar görüyoruz. Çeşitli ulusun insanları kendilerine bilet edinmek, sonrasında dünyanın harikası yapıyı görebilmek için bu meşakatli yolu seçmişler. Başka da seçenek yok. Olsun. Onlar bu meşakatten memnunlar. Memnunlar keza az sonra, daha önce memleketlerinden övgüsünü aldıkları atalarının mabedini görecekler.

Ziyaretçilerin birçoğu hayranlıkla geziyor, gözünün düştüğü her yerden anlam çıkarıyorlar.

Şimdi, birbirilerinden mutlanmış, binlerle ifade edilen kalabalıklarla beraberiz içeride. Bu eski mabedin yapımına hayran olmamak elde değil. Kişiler, bu Mabedi (belki) atalarının sandıklarından bu kadar önem vererek atıyorlar adımlarını. Haklılar da. Kişiler yaşadıklarına inanmıyorlar burayı görünce. Yani atalarının yapısını görünce. Onların ve benim atalarımızın yapısı. Benim atalarım, Mabed'i ihata duvarlarla, minarelerle (gizli bağlantı) desteklemeseydi bu güne gelecek miydi Mabet?

Peki daha önce neden net bilgiler verilmedi bize? Şimdi kendimi sisler içinde kalmışlar gibi hissediyorum.

İçi 20 ton gümüşle süslüymüş yapıldığında. Şimdi nerede? Atalarının Mabed'e koyduğu gümüşleri onların torunları gasbetmiş. Değerli taşları da… Haçlı seferlerinde olmuş bunlar.

*
MABET HAKKINDA BİLDİKLERİM
Önceleri Mabede 9 büyük kapıdan giriliyormuş.

Ayasofya'nın bina olarak kapladığı alan 77 metre uzunlukta ve 70 / 71 metre genişlikte bir yerdir. Önceleri binanın geniş bir avlusu vardı. Avlunun etrafında revaklar, ortasında ise aslan ağzından su akan bir çeşme bulunuyordu.

Kubbe: 33 metre çapında, 55.60 metre yüksekliğindedir. Kubbe 40 pencerelidir. Yapıyı 107 sütun ayakta tutar. Sütunların 40 tanesi alt, 67'si de üst kısımdadır.Yapıya, depremlere karşı esneklik ve dayanıklılık verilmek için bina zeminine geniş sarnıçlar yapılmış, bunların içine büyük fil ayakları dikilmiştir. Boyutlarındaki ihtişamı iç süslemelerinde de görmek mümkündür. Daha doğrusu Haçlı yıkımına uğrayıncaya kadar öyle idi. Türklerin onarımından sonra Türk sanatının inceliği onu yine essiz bir anıt yaptı.

Ayasofya'nın içi, Latinlerin işgalinden önce, mozaikler, renkli mermerler, fildişi levhalar, altın, gümüş ve diğer kıymetli taslarla ve işlemeli kumaşlarla süslüymüş. Tavanlarında altın zemin üzerinde dekoratif göbekler, rozetler, gümüş mozaikler varmış. İnsan resmi taşıyan mozaikler de bulunuyormuş. Halen yerinde duran büyük kapının üzerindeki mozaik, taht üzerinde oturan Meryem'i, kucağındaki çocuk ise Hz. İsa'yı temsil ediyor. Kubbenin altında ve orta yerde duran, fildişinden yapılmış ve değerli taşlarla süslenmiş bir kürsü varmış. Mihrabın önünde de üzeri altın yaldızlı gümüş bir bölme bulunuyormuş. Gümüş kaplamalar ve mozaikler günün her Saatinde bir başka yönden süzülen ışıkla pırıl pırıl olurmuş.

Tarihçiler Ayasofya'da bulunan gümüş kaplamaların ve süslerin 20 bin kilocivarında olduğunu yazarlar. O devirde, yeryüzünde böyle muhteşem ve görkemli bir mabet olmadığı kesindir.

Zamanın bir elçisi hükümdarna Ayasofya'yı söyle anlatır: ''Acaba gökte miyiz? diye düşündük, çünkü yeryüzünde böyle bir ihtişamı insan tasavvur edemez. Gördüklerimizi size tarif etmekten aciziz.'' 

*

Şimdi Ayasofya’nın güney duvarının önündeyim. Altımdaki asırlık ağaçların ilerisindeki boğazı seyrediyorum.

Ayasofya’nın rahmetli Özal’ın zamanında ibadete açılan kısımdan içeri giriyoruz. Resmi olmayan görevlinin bakışları altında çoraplarımızla kırmızı-temiz halılarda geziniyoruz.


*
Posted 23rd July 2009 by 



İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 3


*ÖĞLE SONRASI (28 Haziran)
TOPKAPI SARAYI

Kimse kimseyi aldatmayı düşünemez burada. Şimdi durduk yerde bu da nereden çıktı denilebilir. Evet düşünemez, keza herkesin düşünceleri aynı yere yüklü. Biribirlerine ecinilerce düşünmek gelmez kimsenin aklına. Gelse de kimsenin hoşuna gitmez. Şimdi düşünceler gibi her şeyde yalnızlık aranır.

Dünya uluslarının insanlarına karışıp, kimseyi incitmeden buraları geziyoruz. Tarih kitaplarında okuduklarımızın ötesinde güzelliklerle karşılaşıyor ve duygulanıyoruz.


*
İKİNDİ SONRASI (28 Haziran)
SULTANAHMET

Önceden defalarca övgüsünü aldığım, çocukluğumda da düşüncesizce gezdiğim bu yapıyı alıcı gözle ve manalıca gezmem ikindi sonrasına kalıyor.

Sultan Ahmet Camii, 1609-1616 yılları arasında sultan I. Ahmet tarafından İstanbul'daki tarihi yarımadada yaptırılmıştır. Birçoklarının sandığı gibi, yapının mimarı Mimar Sinan değil, Sedefkâr Mehmet Ağa' dır. Cami Mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle yapıldığı, ana kubbesi ve diğer yardımcı kubbelerin içi de mavi ağırlıklı işlemelerle süslendiği için Avrupalılarca "Mavi Cami (Blue Mosque)" olarak adlandırılır.

Camide 20.000'i aşkın İznik çinisi kullanılmıştır.

Caminin ibadethane bölümü 64 x 72 metre boyutlarındadır. 43 metre yüksekliğindeki merkezi kubbesinin çapı 23,5 metredir. Caminin içi 260 pencereyle aydınlatılmıştır.

Halıların serili olduğu ibadet edilen bölümün yaklaşık ¼ ü (giriş kısmı) zincirlerle çevrili. İbadet etmeyenler buraya giremez. Sayıları bini bulan yerli ve yabancı ziyaretçiler zincirlerin gerisinde resim çekmekte ve hayranlıklarını gizleyememekte oldukları yüzlerinden anlaşılmaktadır.


İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 4

 


29 Haziran

İki gün üst üste aşinası olmadığım kentin hastanesine gidiyorum. Güler yüzle karşılanıyorum görevliler tarafından.
Doktor, “sen hasta değilsin” diyor ve ayrılıyorum.

*
30 Haziran
Uyanışım güneşten çok önce oluyor.


Uzaktaki camilerden sesler geliyor. Sesler artıyor, birbirine karışıyor. Hazırlanıyor ve iniyorum.

Apartmana bekçilik yapan iki köpek, kapı önüne sağlı sollu yatmışlar. Yol tamamıyla kapalı. Endişelenmem kısa sürüyor. Kısa sürüyor keza, akıllı varlıkların biri doğuya biri batıya sürünerek yolumu açıyorlar.

Yürürken içinde bulunduğum anı düşünüyorum. Her bir şey daha net. Günün Çarşamba olduğunu zorlansam da biliyorum. Yani zamanın neresinde olduğumu biliyorum. Bu da en iyisi. Zaman zaman da olsa düşüncelerimde bir tutarsızlık sezmiyorum. Geçici bir ikilem içinde olduğumu da (değilim). Şimdi hafızam daha canlı, daha zindeyim. Günleri, en önemlisi de zamanı yitirmek istemiyorum.


Mabet görünüyor.

Girişteki öğrenciye mabedin adını soruyorum. “Çamlıca” diyor genç adam.
Tahminimin ötesinde saflarla karşılaşıyorum mabette. Gençlerin çokluğu beni gönendiriyor.

Dönüşte martıların çığlıkları, kara kargaların çoklukları ve bağırtıları dikkatimi çekiyor. İlk defa bu kadar yakından görüyorum onları. Sabahın serinliğinde ayağımın çevresinden yürüyorlar. Sonra uçuyorlar ama başkaları geliyor yanıma.

----------------------
Posted 23rd July 2009 by 


İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 5

 



*
ÖĞLEDEN SONRA (30 Haziran)
Yerimde duramıyorum. İçimdeki sesin telkinlerini dinliyorum. “Gitmeden önce o güzellikleri bir daha görmelisin” diyor içimdeki ses. Ben de; “Evet bir değil, birkaç defa daha görmeliyim. Ama anlamlıca. Yani boş gözlerle değil. Dolu dolu bakmalıyım gördüklerime.

1 ve 2 temmuz tarihlerinde yalnız gidiyorum buralara. 2. defa geziyorum Ayasofya’yı. 3. defa girmek istesem de, geri çevriliyorum. Kartım müsaade etmiyor. Belli bir zamanın dolması lazımmış.

Ayasofya'ya 2. defa girişimde, tonlar ağırlığındaki mermer bloklarının zeminden metrelerce yukarılara ustaca çıkarılışına anlam vermeğe çalışıyorum. Yasal yollardan (kişiler zorlanmadan ya da onlara cebr kullanılmadan) bu işin yapılacağı bana anlamlı gelmiyor. 6. Asrın teknolojisi ile 5 yılda böyle bir Mabedin yapılacağını kim düşünebilir?

Yoruluyor ve meydandaki (Sultanahmet meydanı) çimlerde dinleniyorum. Hintli olduklarını sandıklarım çift yanıma oturuyor. Önce, çantalarından çıkarttıklarını yiyorlar, sonra da resimlerini çekmemi istiyorlar.

*

Şu var ki, benim atalarımın eserlerindeki incelik Ayasofya’da yok. 5 yıldan daha uzun zamanda bitirilen atalarımın eserleri (Sultanahmet, Süleymaniye ve diğerleri…) mermerlere verilen incelikle hembütündür. Kişi mermerin konuştuğunu zanneder zaman zaman.

*
Posted 23rd July 2009 by 


İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 6



*

3 temmuz Cuma / Üsküdar
KUŞLUK 

Artık ayrılma zamanım geldi bu şehirden.
Daha başka yerleri gezmek amacıyla çıkıyoruz.

Üsküdar'da bayanım bir dondurmacı ile konuşuyor. Kişinin uzaklarda böyle birini bulması, tanımadığı dondurmacının tezgahında kentinin adını okuyunca o insana yaklaşması, sorması ona içindekileri dökmesi, akabinde doyurucu bilgiler alması, kişiyi rahatlatır.

Faruk geldiğinde soruyor:

“Annem nerde?”
“İşte geliyor," diyorum Faruk’a.

ÖĞLE 

Süleymaniye’de cumayı eda etmek elbette güzel. Ruha giren manevi haz…

Cami tatilatta olduğundan az bir bölümü açık. Bu nedenle bahçeye serilen kilimler üzerindeki saflara kendimize yer buluyoruz.

Bir Japon kadını sürekli cemaatle meşgul. Makinesını çıkarıyor. Önce safların fotoğrarını alıyor. Sonra vidosunu. Sonra da kalem kağıt çıkarıyor, notunu alıyor. Namaz sonrası kalabalık kayboluyor. Bizikiler uzaklaştı bile. Onun görevi henüz bitmemiş ki, onu caminin ibadete açık kısmını incelerken görüyorum. Burada da önceki yöntemi uyguluyor.

ÖĞLE SONRASI

Eyüp'teyiz. 
Onun türbesini gezerken duygulanmamak elde değil. Onu Ashabın en ileri gelenlerinden bilirim. İçten inanmış biri. vatanından binlerce kilometre uzağa gelerek bu şehre yerleşmesinin boşuna olmadığını düşünüyorum. 

*