28 Şubat 2015 Cumartesi

İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 7

6 Ocak 2012 Cuma

 


*

AKŞAMA DOĞRU (3 Temmuz )
Aziz Hüdayi Hazretlerine gitmem gerek. Gidiyorum da. Levhayı takip ediyorum. Oklu levha beni aradığım bilgenin türbesine götürüyor.

Bilge hakkında bildiklerimi çıkarıyorum:
Aziz Hüdayi Hz. zamanının devlet adamlarına yol gösterecek kadar büyük bir velidir. 1541 yılında Şereflikoçhisar’da doğdu. Bursa’da Muhammed Üftade hazretlerinden feyz aldı. 1598 yılında Üsküdar’da cami ve dergah yaptırdı. 1628 yılında vefat etti. Kabri Üsküdar’da kendi dergahı yanındaki türbesindedir.

Türbenin girişindeki levhada bilgenin hayatı ve insanoğluna yönelik tavsiyeleri var. Burayı ziyaret edenlere de şöyle duası var:

“Bizi ziyaret edenler,

1. İmanını kurtarmadan ölmesin,

2. Fakirlik çekmesin,

3. Denizde boğulmasın.”

Neden denizde boğulmasın? Çünkü çevre deniz.

*
Posted 23rd July 2009 by 


haklar birbirine girdi


Yapılardaki bazı hataları görmek için uzman olmaya gerek yok. Son binanın taplası… Acaba ÖFŞ’de gördü mü? S.’nin gördüğü kesin.

Şimdi aklıma geride bıraktığımız günler geliyor. Seneler önceydi. Biri mektup yazmış ÖFŞ:’ye. Mektup 25 sayfa. Tehdit kokan bir mektup. ÖFŞ bu mektuptan sonra çekip gidecek oldu. Ama gitmedi. İyi ki, gitmedi.

Zaman zaman çekip gittiğini hayallerim. Çekip gittiğinde geride bırakacağı boşluğu düşünürüm. Acaba derim kendi kendime, geridekiler öksüz kalır mı?
Şayet gitseydi, yokluğunda oluşacak boşluk doldurulabilecek miydi? Sessiz kalırdı, kimsesiz kalırdı çok şey. Kim arar kim sorar? Zile basan mı olurdu? Neler alır giderdi içimizden.

İyisi mi baştan düşünmek gerekti bunları. Böyle bir boşluk oluşacak mı ki? Kimse kuralları çiğnemek istemez.

Sitedeki işçilik konusunda oluşan problemi çözmek için Salı günü Nehir denilen Müdürün huzuruna çıkmak gerekecek. Ben bu işin uzağındayım. Oh ne iyi! İyi, çünkü son günlerde Nehir’le aram limoni. Küstüm ona. Bunu kendi de biliyor. Biliyor ama çare yok gibi. Yapılandan geri dönmek imkansız. Aylar önce söz vermişti. Oğlumu alacaktı oraya. Gereksiz masraf etmem de bu yüzden oldu. Neticede siyasilerin hışmına uğradık. Ah siyasiler, kul haklarını düşünmezler mi?
O da, ben de biliyoruz bunu. Bilmiyorum telafisi olacak mı?
Sanırım bu problem sunnidir. Kısa zamanda eski dostluğumuz yeniden başlayabilir.

İşyerinde, Nehir Müdürün Elma Armut Kelmahmut adında bir personeli varmış. Karışık işleri çözmekte mahirmiş. Bu işi de ancak o çözermiş. Ama söylentiye göre Nehir, personelinin bir maharet gösterip Sitenin işini çözmesine karşıymış.

Anlatılanları can kulağı ile dinledim, fakat ileri atılmadım. Kelmahmut hakkında daha önceki duyduklarım beynimde canlandı. Aylar önce çok şey duymuştum Kelmahmut hakkında. Duyduklarımdan bazıları; Kelmahmut Siteye göz dikmiş.‘orada rant var,’ demiş kendi kendine. Sitenin işini çözüp (olmayan) rantın başına yerleşecekmiş. Yani yönetimi ele geçirecekmiş.

*

İçimizden avukat olanımız dedi ki, işin çözümü için Hocanın torununa gidelim.

*

Sanırım Hocanın torunu Dulkadiroğlunun Müdürü.

*

Başkanıma selam olsun diyor içimizden biri. Bilmiyorum bu sözü içten gelerek söyledi, bilmiyorum kerç olarak. Ama söyledi işte.
*
Salı gününe rendavu vermiş sayın Başkan. Adamını da alıp gelecekmiş.

Seneler oldu, diyor biri: Hani gezmiştik. Konuşmanın ortasında söze giriyordu. Kendinin alanına girdiğini biliyordu da giriyordu. Hiç te kötü niyetli birine benzemiyordu. Değil, aksine iyi niyetli ama adamlarının güdümünde. Güdümünde değilse bile çabuk kanabilen saf ve iyi niyetli. Yani herkesi kendi gibi görüyor.

İçimizden biri diyor ki, bir sırada yedi apartman var. Yani 420 kişi oturur bir sırada. Eğer o apartmanların önünü asfaltlarsan 2000 kişiye hizmet edeceksin. Şehrin başka bir mahallesinde bu sayıya ulaşmak için 10’a yakın sokak gezeceksin. Biri söze atılıyor. Burada yaşayanlar Belediyeye vergi vermiyorlar mı ki… Bizlerin vergisi Belediyeye geliyor. Belediye paramızı başka mahalleye harcıyor. Yani haklar bir birine girmiş durumda.

Biri de burada sözü alıyor; bu hakları ancak hac kurtarır.

Hayır diyor öteki, hac ve umre kurtaramaz.

*


arkadaşım

















muhittin
10 ağustos 2009

ikindi sonrası telefon ediyor. Kendisi söylemese de sesini tanıyorum. Aşina olduğum bir ses.
yııllar sonra benim şehrime geliyor. Oh ne yiyi.

gece
Amcamın oğluna telefon ediyorum. Telefona kızı B. çıkıyor.
Onu evde bulamıyorum.

11 Ağustos 2009
*
Ali ile Muhittin'i buluyoruz.
Muhittin, Yakup amcanın misafiri imiş iki gündür.

Şimdi Yakup amcanın evindeyiz ve eskileri yadediyoruz.
İlk tanışmamız ilginç.
Tanışmamızı kendi şöyle anlatıyor.
"20 kadar öğretmen adayının ataması aynı anda yapıldı bu kente.
82 yılının şubatıydı. Soğuk bir gün. Caddede dolaşırken biri bana sahip çıktı. Tanımada zorlansam da, kendimi zorlayınca okul yıllarından arkadaşım Kalender olduğunu çıkardım. Kalender, beni kalenderce karşıladı. İşyerine gelmemi istedi.
İşyerine geldiğimde onu bulamadım.
İsmini sonradan öğrendiğim biri vardı. Çankaya. Benimle ilgilendiği pek söylenemez.
Sürekli kendi kendine söylendi, durdu. Pencere kenarına gidiyor, geliyordu. S. diye bir bayandan bahsediyordu.
Akabinde sen geldin. "
Benimle tanışmanı hatırlıyor musun? diyorum ona.
Hatırlıyorum diyor o.
Hayır, öyle değil. İlginç olanı nereli olduğunu sordum. Sen de filan şehirli olduğunu söyleyince Yahya*'yı tanır mısın dedim sana. İşte ilginç olan şey burada. Kardeşimdir demez misin?
--
Üniversiteyi birlikte okuduk.
---


HASTALIK


 


28 Ağustos 2009

Akşamı başım dönüyor. Dönme sahurda da devam edince, 29 Ağustos sabahı Yenişehir Devlet Hastanesi Aciline gidiyorum. Dr. Mehmet bey muayene ediyor. Yıllar Öncesinden tanırım bu adamı. Arkadaşım Lütfü'nün ağabeyi.

Dr. Mehmet'in önerisiyle ilk defa Tomoğrafi çektiriyorum. Netice çok iyi değil. Serum veriliyor.
Serum odasında 1 saat kalınca, “ Dr. Beni unuttu.” diye düşünüyorken o peşinde bir kız çocuğuyla çıkıp geliyor. Kız çocuğuna bakıyorum; “demek bu hemşire beni gözetim altında tutacak, “ diye düşünürken, kız çocuğu beni muayene etmek istiyor. Ediyor da. Meğer, Noroloğ imiş. Haftasonu olmasına rağmen telefonla evden getittirmiş dr. Mehmet Noroloğu.

*

31 Ağustos
Hastaneye, kız çocuğuna (Norologa) muayeneye gidiyorum. Filimi beğenmiyor. Konuşması olması gerekenden yumuşak. Başka yerde 2. filmi çektiriyorum. Tam film çekilme anında 33 yıl önceden arkadaş olduğum ama izini kaybettiğim Turgut arıyor. Tesadüf mü, bilmiyorum? İki gün önce de aynı sürede izini kaybettiğim arkadaşım (üniversiteden) Mehmet aramıştı. O zaman da perişandım. Yani kolumda serum vardı. (Çocukken beynimin üzerine ağaçtan düşüşüm vardı. Hastalık kendini ancak yarım asır sonra gösterecekti.
Lisede (ben İ.H.Lisesi okudum) sene kaybetmeme, daha doğrusu sınavlara iştahsız hazırlanmamın ve bütünleme gününe gelmememin nedeni bu düşüşüm ve sonrasında vuku bulan unutkanlığımdı. Lise ve üniversite yılarında hastalığım belirgin hale geldi. Dersi bir/iki defadan fazla okuduğum da beynimin uyuşukluğunu ve dayanılmaz zonklamanın ensemden başladığını duyardım. Ancak çalışmayı bıraktığımda sakinleşir ve sonrasında huzura kavuşurdum.
Yıllar sonra baş dönmesinin zuhuru ile meydana çıktı belirtisi. 2000’li yılların başlarında 6 ayda bir, sonraları daha sık yani ayda bir olurdu baş dönmelerim. 2009/Ağustosunda tamamiyle ortaya çıktı.) 


Velhasıl, şimdi içimde daha önce ender gördüğüm bir görsellik hakim.

Bu görsellik dr. Mehmet’in bana yaklaşımında gizli. İyi biliyorum ki, bu adam herkese aynı seviyede yaklaşıyor. Bu onun bir artısıdır.

*
Posted 8th September 2009 by 


ekmek



Akşam bir tv kanalında TMO tarafından hazırlanan “Ekmek İsrafı ve Tüketici Alışkanlıkları" konulu araştırma yorumlandı. Sipiker, mikrofonunu uzattığı vatandaşların % 100’ünden olumlu görüş aldı. Yani vatandaşların tümü Ekmek İsrafı’na karşı bir tavır sergiledi.

Günde 6.1 milyon ekmek çöpe gidiyormuş.

Türkiye’de günlük üretilen 123 milyon adet ekmeğin yaklaşık 6.1 milyonu israf ediliyormuş.
Açlık çeken Afrika'lının yiyeceği...

Konu önceleri Bakana sorulmuş. İisrafın 450-500 bin ton buğdayın israfı anlamına geldiğini söylemiş.

Tv. Kanalının sipikeri tarafından çeşitli kesimde yaşayan vatandaşın görüşü alındı.

Ortak görüş: Eğitimsizliğin yol açtığı idi.

Ben de:
 Cahiliyet ve eğitimsizlik derim.

Ekmek katçı mı, yani bir evi terk ettiğinde oraya bir daha dönmeyeceğini, bilen ve inanan bir toplumun torunları olduğumuzu bilen bizler bu israfı nasıl yapabiliyoruz?
İnancımızın emirleri de bu doğrultuda değil mi?

*

Ununa kimyevi maddeler katılarak beyazlatılmış, bu nedenle yüksek fiyatlara satılan ekmeğin üreticiler tarafından vatandaşa çeşitli türleri sunuldu.

Diyet için üretilen:


*Kepekli ekmek,
*Çavdar ekmeği,
*Yulaf ekmeği,
*Köy ekmeği,
*Mısır ekmeği,
*Tuzsuz ekmek.
Gibi ekmeklerin neden son derecede yüksek fiyatlarla satıldığını hiç düşünen ve eleştiren oluyor mu? Bu ekmekler neden normal ekmek fiyatından daha pahalı? Neden Kepekli Ekmek normal ekmekten daha yüksek fiyata satılıyor. Çavdar'ın, yulaf'ın, mısır'ın ve kepeğin üretimi buğdaydan daha mı zor. Genelde bu sayılanlar hayvan yiyecekleri değil mi?

Belediyemiz ekmeklerin yapılışını denetlemekle yükümlü kuruluştur. Sanırım bu konuda sessiz kalıyor Belediyemiz.
Belediye tarafından üretilen "Halk Ekmek"lerin kurallara daha uygun olduğunu görüyoruz. Ama…
“Ama”sı ihtiyacın altında üretim yapılıyor. Diyet ekmeklerinin satış noktalarına ne zaman geleceğini kestirmek imkansızdır.

Son söz:
 Yalnızca ekmek konusunda belediyenin görevini yaptığını kim söyleyebilir.

*


DEĞERLİ PARA


 




11 Eylül 2009
Arkadaşın anlattıklarından sonra bir düşüncedir aldı beni. Duygulandım. Ne güzel kulların var SEN'nin demeden edemedim. Edemedim ama içimde de bir yerlerin kanadığını hissettim.

Gözlerimi ufuğa doğru alabildiğine uzattım. Önümde, kısa bir süre sonra uzun bir çizgi oluştu.

arkadaşımın anlattıkları şöyle idi:

"Abartı değil anlatacaklarım.
Herkes çıktıktan sonra, yalnız başıma mabette otururken gebç bir hanım geldi. İbadet yapacağını sanarak, yer göstermek amacıyla doğruldum. 'Hayır' dedi o. Biran, amacının ibadetten daha başka olduğunu düşündüm;

“Yardım yapacaktım.” Dedi ve elindekileri bana uzattı.
“Makbuz keselim’ dedim”

Utangaçlığa bürünerek,
“Hayır dedi o, makbuza gerek yok. Küçük bir para.”

Verdiklerini saydım. Yedi lira yirmi kuruş.

Bu değerli parayı, imamın sandığa bırakması için masasındaki makbuzun üzerine yerleştirdim.

*
Posted 11th September 2009 by 


köydeyim


15 EYLÜL 2009


Köydeyim. Dermansız olsam da, ne yorgun, ne de bitkin değilim. Değilim, çünkü ana/baba ile senenin Kadir’ini geçirmenin içime verdiği haz her şeyi bastırıyor.

Yatıyoruz.

Babamla aramızda birkaç metre var.

AHMET HOCA

*

GECEGecenin bir yerinde uyanıyorum. Daha sahura saatten ziyade var. Evin arkasındaki yoldan mezarlığa doğru ilerliyorum. Karanlık bir gece olsa da sokak lambalarının ışığı önümü gösteriyor.
Dereden gelen muazzam su sesi beni bu yöne götürüyor.
Köyden gelen solak lambalarının ışığı tükeniyor ama telefonumun ışığı bana yetiyor.

17 EYLÜL 2009

KUŞLUK
Televizyonda Kamil’i görüyorum.
Kamil*, şimdilerde bir şehrin Milli Eğitiminden sorumlu yönetici.
Spiker çok şeyle soruyor. Sorulardan ustalıkla sıyrılmayı biliyor.
Mutlanıyorum. Yitirdiği bazı değerlere yeniden kavuşan biri gibi hissediyorum kendimi.

*

Kamil Aydoğan

ANA BABA VE BEN

 


Tereddüt etmeden, mevsimin sıcağına rağmen (yola koyularak) geçen Ramazan olduğu gibi bu sene de Kadir gecesini babamla- annemle birlikte geçirmek içindi çabalarım.

*

15 eylül 2009 akşamı iftara dakikalar kala huzurlarına dahil oluyorum.
Maksadım, bu kutsal gecede onunla olmak ve gecenin anlamını ön plana çıkarmak için ibadet maksadıyla bir şeyler yapmak.
Babama durumu anlatıyorum. Ama onu isteksiz görüyorum. Belki istekli ama… nazlanma ve ya kendini büyük göstermemenin olduğunu biliyorum. Bunu onun tavırlarından anlıyorum.

“Ricaederim diyorum diyorum babama. Uzak yolu senin için tepeledim. Seni ve annemi bu gibi kutsal günlerde ziyaret etmeyi görev telakki ediyorum. Ne olur 2 rek’at.”

İki rekat diyorum ve bu cümleyi arada bir yineliyorum.

Sonuç tam istediğim gibi. Çünkü kabul etti babam isteğimi.

*

İlkinde Kadir süresini, ikincide de Maun;u okuyor.

Oh ne güzel. Keza önce içim boştu. Şimdi değil. Bir çok anlar boşlukta hissettim kendimi. Artık aynı duygu yok.
Kendimi huzur dolu hissediyorum. Sahipsiz değilim, kısacası yaşadığımı anladığım andayım artık.
*
Yiyenlerim seviniyorlar. Oğuzhan’ın küçük oğlu sahurda bile uyanıyor, yanımdan ayrılmıyor.

*