28 Şubat 2015 Cumartesi

İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 3


*ÖĞLE SONRASI (28 Haziran)
TOPKAPI SARAYI

Kimse kimseyi aldatmayı düşünemez burada. Şimdi durduk yerde bu da nereden çıktı denilebilir. Evet düşünemez, keza herkesin düşünceleri aynı yere yüklü. Biribirlerine ecinilerce düşünmek gelmez kimsenin aklına. Gelse de kimsenin hoşuna gitmez. Şimdi düşünceler gibi her şeyde yalnızlık aranır.

Dünya uluslarının insanlarına karışıp, kimseyi incitmeden buraları geziyoruz. Tarih kitaplarında okuduklarımızın ötesinde güzelliklerle karşılaşıyor ve duygulanıyoruz.


*
İKİNDİ SONRASI (28 Haziran)
SULTANAHMET

Önceden defalarca övgüsünü aldığım, çocukluğumda da düşüncesizce gezdiğim bu yapıyı alıcı gözle ve manalıca gezmem ikindi sonrasına kalıyor.

Sultan Ahmet Camii, 1609-1616 yılları arasında sultan I. Ahmet tarafından İstanbul'daki tarihi yarımadada yaptırılmıştır. Birçoklarının sandığı gibi, yapının mimarı Mimar Sinan değil, Sedefkâr Mehmet Ağa' dır. Cami Mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle yapıldığı, ana kubbesi ve diğer yardımcı kubbelerin içi de mavi ağırlıklı işlemelerle süslendiği için Avrupalılarca "Mavi Cami (Blue Mosque)" olarak adlandırılır.

Camide 20.000'i aşkın İznik çinisi kullanılmıştır.

Caminin ibadethane bölümü 64 x 72 metre boyutlarındadır. 43 metre yüksekliğindeki merkezi kubbesinin çapı 23,5 metredir. Caminin içi 260 pencereyle aydınlatılmıştır.

Halıların serili olduğu ibadet edilen bölümün yaklaşık ¼ ü (giriş kısmı) zincirlerle çevrili. İbadet etmeyenler buraya giremez. Sayıları bini bulan yerli ve yabancı ziyaretçiler zincirlerin gerisinde resim çekmekte ve hayranlıklarını gizleyememekte oldukları yüzlerinden anlaşılmaktadır.


İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 4

 


29 Haziran

İki gün üst üste aşinası olmadığım kentin hastanesine gidiyorum. Güler yüzle karşılanıyorum görevliler tarafından.
Doktor, “sen hasta değilsin” diyor ve ayrılıyorum.

*
30 Haziran
Uyanışım güneşten çok önce oluyor.


Uzaktaki camilerden sesler geliyor. Sesler artıyor, birbirine karışıyor. Hazırlanıyor ve iniyorum.

Apartmana bekçilik yapan iki köpek, kapı önüne sağlı sollu yatmışlar. Yol tamamıyla kapalı. Endişelenmem kısa sürüyor. Kısa sürüyor keza, akıllı varlıkların biri doğuya biri batıya sürünerek yolumu açıyorlar.

Yürürken içinde bulunduğum anı düşünüyorum. Her bir şey daha net. Günün Çarşamba olduğunu zorlansam da biliyorum. Yani zamanın neresinde olduğumu biliyorum. Bu da en iyisi. Zaman zaman da olsa düşüncelerimde bir tutarsızlık sezmiyorum. Geçici bir ikilem içinde olduğumu da (değilim). Şimdi hafızam daha canlı, daha zindeyim. Günleri, en önemlisi de zamanı yitirmek istemiyorum.


Mabet görünüyor.

Girişteki öğrenciye mabedin adını soruyorum. “Çamlıca” diyor genç adam.
Tahminimin ötesinde saflarla karşılaşıyorum mabette. Gençlerin çokluğu beni gönendiriyor.

Dönüşte martıların çığlıkları, kara kargaların çoklukları ve bağırtıları dikkatimi çekiyor. İlk defa bu kadar yakından görüyorum onları. Sabahın serinliğinde ayağımın çevresinden yürüyorlar. Sonra uçuyorlar ama başkaları geliyor yanıma.

----------------------
Posted 23rd July 2009 by 


İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 5

 



*
ÖĞLEDEN SONRA (30 Haziran)
Yerimde duramıyorum. İçimdeki sesin telkinlerini dinliyorum. “Gitmeden önce o güzellikleri bir daha görmelisin” diyor içimdeki ses. Ben de; “Evet bir değil, birkaç defa daha görmeliyim. Ama anlamlıca. Yani boş gözlerle değil. Dolu dolu bakmalıyım gördüklerime.

1 ve 2 temmuz tarihlerinde yalnız gidiyorum buralara. 2. defa geziyorum Ayasofya’yı. 3. defa girmek istesem de, geri çevriliyorum. Kartım müsaade etmiyor. Belli bir zamanın dolması lazımmış.

Ayasofya'ya 2. defa girişimde, tonlar ağırlığındaki mermer bloklarının zeminden metrelerce yukarılara ustaca çıkarılışına anlam vermeğe çalışıyorum. Yasal yollardan (kişiler zorlanmadan ya da onlara cebr kullanılmadan) bu işin yapılacağı bana anlamlı gelmiyor. 6. Asrın teknolojisi ile 5 yılda böyle bir Mabedin yapılacağını kim düşünebilir?

Yoruluyor ve meydandaki (Sultanahmet meydanı) çimlerde dinleniyorum. Hintli olduklarını sandıklarım çift yanıma oturuyor. Önce, çantalarından çıkarttıklarını yiyorlar, sonra da resimlerini çekmemi istiyorlar.

*

Şu var ki, benim atalarımın eserlerindeki incelik Ayasofya’da yok. 5 yıldan daha uzun zamanda bitirilen atalarımın eserleri (Sultanahmet, Süleymaniye ve diğerleri…) mermerlere verilen incelikle hembütündür. Kişi mermerin konuştuğunu zanneder zaman zaman.

*
Posted 23rd July 2009 by 


İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 6



*

3 temmuz Cuma / Üsküdar
KUŞLUK 

Artık ayrılma zamanım geldi bu şehirden.
Daha başka yerleri gezmek amacıyla çıkıyoruz.

Üsküdar'da bayanım bir dondurmacı ile konuşuyor. Kişinin uzaklarda böyle birini bulması, tanımadığı dondurmacının tezgahında kentinin adını okuyunca o insana yaklaşması, sorması ona içindekileri dökmesi, akabinde doyurucu bilgiler alması, kişiyi rahatlatır.

Faruk geldiğinde soruyor:

“Annem nerde?”
“İşte geliyor," diyorum Faruk’a.

ÖĞLE 

Süleymaniye’de cumayı eda etmek elbette güzel. Ruha giren manevi haz…

Cami tatilatta olduğundan az bir bölümü açık. Bu nedenle bahçeye serilen kilimler üzerindeki saflara kendimize yer buluyoruz.

Bir Japon kadını sürekli cemaatle meşgul. Makinesını çıkarıyor. Önce safların fotoğrarını alıyor. Sonra vidosunu. Sonra da kalem kağıt çıkarıyor, notunu alıyor. Namaz sonrası kalabalık kayboluyor. Bizikiler uzaklaştı bile. Onun görevi henüz bitmemiş ki, onu caminin ibadete açık kısmını incelerken görüyorum. Burada da önceki yöntemi uyguluyor.

ÖĞLE SONRASI

Eyüp'teyiz. 
Onun türbesini gezerken duygulanmamak elde değil. Onu Ashabın en ileri gelenlerinden bilirim. İçten inanmış biri. vatanından binlerce kilometre uzağa gelerek bu şehre yerleşmesinin boşuna olmadığını düşünüyorum. 

*


İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 7

6 Ocak 2012 Cuma

 


*

AKŞAMA DOĞRU (3 Temmuz )
Aziz Hüdayi Hazretlerine gitmem gerek. Gidiyorum da. Levhayı takip ediyorum. Oklu levha beni aradığım bilgenin türbesine götürüyor.

Bilge hakkında bildiklerimi çıkarıyorum:
Aziz Hüdayi Hz. zamanının devlet adamlarına yol gösterecek kadar büyük bir velidir. 1541 yılında Şereflikoçhisar’da doğdu. Bursa’da Muhammed Üftade hazretlerinden feyz aldı. 1598 yılında Üsküdar’da cami ve dergah yaptırdı. 1628 yılında vefat etti. Kabri Üsküdar’da kendi dergahı yanındaki türbesindedir.

Türbenin girişindeki levhada bilgenin hayatı ve insanoğluna yönelik tavsiyeleri var. Burayı ziyaret edenlere de şöyle duası var:

“Bizi ziyaret edenler,

1. İmanını kurtarmadan ölmesin,

2. Fakirlik çekmesin,

3. Denizde boğulmasın.”

Neden denizde boğulmasın? Çünkü çevre deniz.

*
Posted 23rd July 2009 by 


haklar birbirine girdi


Yapılardaki bazı hataları görmek için uzman olmaya gerek yok. Son binanın taplası… Acaba ÖFŞ’de gördü mü? S.’nin gördüğü kesin.

Şimdi aklıma geride bıraktığımız günler geliyor. Seneler önceydi. Biri mektup yazmış ÖFŞ:’ye. Mektup 25 sayfa. Tehdit kokan bir mektup. ÖFŞ bu mektuptan sonra çekip gidecek oldu. Ama gitmedi. İyi ki, gitmedi.

Zaman zaman çekip gittiğini hayallerim. Çekip gittiğinde geride bırakacağı boşluğu düşünürüm. Acaba derim kendi kendime, geridekiler öksüz kalır mı?
Şayet gitseydi, yokluğunda oluşacak boşluk doldurulabilecek miydi? Sessiz kalırdı, kimsesiz kalırdı çok şey. Kim arar kim sorar? Zile basan mı olurdu? Neler alır giderdi içimizden.

İyisi mi baştan düşünmek gerekti bunları. Böyle bir boşluk oluşacak mı ki? Kimse kuralları çiğnemek istemez.

Sitedeki işçilik konusunda oluşan problemi çözmek için Salı günü Nehir denilen Müdürün huzuruna çıkmak gerekecek. Ben bu işin uzağındayım. Oh ne iyi! İyi, çünkü son günlerde Nehir’le aram limoni. Küstüm ona. Bunu kendi de biliyor. Biliyor ama çare yok gibi. Yapılandan geri dönmek imkansız. Aylar önce söz vermişti. Oğlumu alacaktı oraya. Gereksiz masraf etmem de bu yüzden oldu. Neticede siyasilerin hışmına uğradık. Ah siyasiler, kul haklarını düşünmezler mi?
O da, ben de biliyoruz bunu. Bilmiyorum telafisi olacak mı?
Sanırım bu problem sunnidir. Kısa zamanda eski dostluğumuz yeniden başlayabilir.

İşyerinde, Nehir Müdürün Elma Armut Kelmahmut adında bir personeli varmış. Karışık işleri çözmekte mahirmiş. Bu işi de ancak o çözermiş. Ama söylentiye göre Nehir, personelinin bir maharet gösterip Sitenin işini çözmesine karşıymış.

Anlatılanları can kulağı ile dinledim, fakat ileri atılmadım. Kelmahmut hakkında daha önceki duyduklarım beynimde canlandı. Aylar önce çok şey duymuştum Kelmahmut hakkında. Duyduklarımdan bazıları; Kelmahmut Siteye göz dikmiş.‘orada rant var,’ demiş kendi kendine. Sitenin işini çözüp (olmayan) rantın başına yerleşecekmiş. Yani yönetimi ele geçirecekmiş.

*

İçimizden avukat olanımız dedi ki, işin çözümü için Hocanın torununa gidelim.

*

Sanırım Hocanın torunu Dulkadiroğlunun Müdürü.

*

Başkanıma selam olsun diyor içimizden biri. Bilmiyorum bu sözü içten gelerek söyledi, bilmiyorum kerç olarak. Ama söyledi işte.
*
Salı gününe rendavu vermiş sayın Başkan. Adamını da alıp gelecekmiş.

Seneler oldu, diyor biri: Hani gezmiştik. Konuşmanın ortasında söze giriyordu. Kendinin alanına girdiğini biliyordu da giriyordu. Hiç te kötü niyetli birine benzemiyordu. Değil, aksine iyi niyetli ama adamlarının güdümünde. Güdümünde değilse bile çabuk kanabilen saf ve iyi niyetli. Yani herkesi kendi gibi görüyor.

İçimizden biri diyor ki, bir sırada yedi apartman var. Yani 420 kişi oturur bir sırada. Eğer o apartmanların önünü asfaltlarsan 2000 kişiye hizmet edeceksin. Şehrin başka bir mahallesinde bu sayıya ulaşmak için 10’a yakın sokak gezeceksin. Biri söze atılıyor. Burada yaşayanlar Belediyeye vergi vermiyorlar mı ki… Bizlerin vergisi Belediyeye geliyor. Belediye paramızı başka mahalleye harcıyor. Yani haklar bir birine girmiş durumda.

Biri de burada sözü alıyor; bu hakları ancak hac kurtarır.

Hayır diyor öteki, hac ve umre kurtaramaz.

*


arkadaşım

















muhittin
10 ağustos 2009

ikindi sonrası telefon ediyor. Kendisi söylemese de sesini tanıyorum. Aşina olduğum bir ses.
yııllar sonra benim şehrime geliyor. Oh ne yiyi.

gece
Amcamın oğluna telefon ediyorum. Telefona kızı B. çıkıyor.
Onu evde bulamıyorum.

11 Ağustos 2009
*
Ali ile Muhittin'i buluyoruz.
Muhittin, Yakup amcanın misafiri imiş iki gündür.

Şimdi Yakup amcanın evindeyiz ve eskileri yadediyoruz.
İlk tanışmamız ilginç.
Tanışmamızı kendi şöyle anlatıyor.
"20 kadar öğretmen adayının ataması aynı anda yapıldı bu kente.
82 yılının şubatıydı. Soğuk bir gün. Caddede dolaşırken biri bana sahip çıktı. Tanımada zorlansam da, kendimi zorlayınca okul yıllarından arkadaşım Kalender olduğunu çıkardım. Kalender, beni kalenderce karşıladı. İşyerine gelmemi istedi.
İşyerine geldiğimde onu bulamadım.
İsmini sonradan öğrendiğim biri vardı. Çankaya. Benimle ilgilendiği pek söylenemez.
Sürekli kendi kendine söylendi, durdu. Pencere kenarına gidiyor, geliyordu. S. diye bir bayandan bahsediyordu.
Akabinde sen geldin. "
Benimle tanışmanı hatırlıyor musun? diyorum ona.
Hatırlıyorum diyor o.
Hayır, öyle değil. İlginç olanı nereli olduğunu sordum. Sen de filan şehirli olduğunu söyleyince Yahya*'yı tanır mısın dedim sana. İşte ilginç olan şey burada. Kardeşimdir demez misin?
--
Üniversiteyi birlikte okuduk.
---